Reklam
Reklam
SOSYAL EROZYON
AYDIN ALAS

AYDIN ALAS

SOSYAL EROZYON

10 Haziran 2022 - 18:58

Hepimizin bildiği üzere erozyon: akarsu ve şiddetli rüzgârlar gibi doğa olayları sebebiyle, toprak tabakasının aşınması veya kayması durumudur. Sosyal erozyon tanımı için ise; insanların sosyal, kültürel ve manevi değerlerini yitirme durumudur diyebiliriz.

Ülkemizde özellikle son günlerde tasvip edilmeyengayri ciddi ve aynı zamanda da son derece ahlak dışıolaylar cereyan etmektedir. İstanbul bebek sahilinde güpegündüz cinsel ilişkiye girmeler, anadan doğma bir şekilde bankın üstüne yatarak güneşlenmeler, Kuran’ı kerime tekme atmalar vb.

İnsanlar ahlakını yitirmiş, adaletsizlik, hırsızlık, riya, faiz almış başını gitmiş ve Dünya daha da yaşanmaz bir yer haline dönüşmüştür.Bir yandan savaşlar, diğer yandan salgın hastalıklar ve tüm bunlarınpeş peşe gerçekleşiyor olması, acaba kıyametin bir habercisi olabilir mi diye bir soru getiriyor aklımıza…

Ahir zamanda yaşadığımız yadsınamaz bir gerçek. Kıyametin ne zaman kopacağı hususunda ise hiç kimsenin bir malumatı yok. Bu bilginin sadece Allah katında olduğunuyüce kitabımız Kuran-ı Kerimiokuyanlar bilirler. Biz ancak ve ancak sadece yaşanan olaylara bakarak bir tahmin yürütebiliriz. Açıkçası kıyamet senaryolarıyla ilgilenmek mantıklı bir eylem midir değil midir bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki, o da herkesin kıyametinin öldüğü zaman kopacak olduğu gerçeğidir…

Her insanın öleceği an bellidir. Ne bir saniye ileri ne de bir saniye geri…O vakit geldiğinde, can meleği insanın canını bedeninden söküp çıkardığında, bedenin emanetçisi olan kul irkilecek ve diyecek ki ben ne yaptım? Dünyayı ne kadar da gözüm de büyütmüşüm… Asıl varmakta olduğum yer için hazırlık yapmamışım. Vaktimi boş sevdalar uğruna harcamışım! Nasıl olmuş da aldanmış ve yaratıcımı tanıyamamışım? Nasıl olmuş da peygamberimizi anlayamamışım? Kutsal kitabı hakkıyla okumak için gayret sarf etmemişim… Şimdi anlıyorum ki, nefsimin peşinden koşmaktan tüm bu saydıklarımı ihmal etmişim. Ey görevli melekler. Ne olur beni Dünya’ya geri gönderin. Gönderin de, böylelikle rabbimin istediği gibi bir kul olabileyim.

Değerli dostlar. Maalesef ki tek bir şansımız var. Öyle bir ömür yaşayalım ki, final de maalesef yerine, iyi ki kelimesini kullanalım.

Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “insanlar uykudadır ölünce uyanırlar.”Buyurmuşlardır. (bk. Aclunî, Keşfu'l-hafa, 2/312)

Şuanda insanlar gerçekten uyuyorlar. Bir insanı bedenen ameliyat etmek için onu uyutmak, bir insanı ruhen ameliyat etmek için ise onu uyandırmak gerekir. Uyanmış insan, Aydınlanmış insan demektir. Uyanmış insan, gerçeği tüm çıplaklığı ile gören ve bunun için önlem alıp harekete geçen insan demektir.Eğer bir insan geleceğini sadece bu Dünyadan ibaret görüyorsa, bütün emellerini bu Dünya üstüne kurmuşsa o insan hemhenüz uyanamamış hem de nefsinin esiri olmuş demektir.

Neyin ne olduğunu görebiliyor fakat bir türlü harekete geçemiyorsak, ya motive olamıyoruzdur, ya da bizi uyandıracak, kendimize getirecek bir işaret bekliyoruz demektir. Uyanmamız lazım değerli dostlar. İşaret istiyorsak, daha derin düşünmemiz ve etrafımızda olup biten her şeyi sadece dünya gözüyle değil, kalp gözüyle de değerlendirmemiz gerekiyor. Uykuyu kabre bırakmalı, Dünyamızı ve ahiretimizi kurtarmak istiyorsak da çok çalışmalıyız.

Maalesef kapitalizm ve deccalizm sistemi tüm dünyayı etkisi altına aldı. İnsanlarıeşyaya ve dünyaya bağımlı hale geldi. Değer üreten insanlar azaldı. Dünya’da yaşanan sosyal sorunlar ve ahlaksızlıklar; vicdan mekanizmasını kaybetmenin, maddiyata maneviyattan daha fazla değer vermenin ve nefsi firavunlaştırmanın sonuçlarıdır.

Sosyal erozyonun nedenleri nelerdir?

Bizi yıllardır bilinçli olarak uyutuyorlar. Nasıl ki bir kurbağayı kaynar tencerenin içine atınca, kurbağa can havliyle düştüğü yerden hızla fırlıyor ve tencerenin içinde haşlanmaktan kurtuluyorsa, aynen bunun gibi, bizde Türk milleti olarak o kurbağaya benziyoruz. Teşbihte hata olmaz ama siz yine de bağışlayın. Elbette ki Türk milleti asildir, zekidir, çalışkandır ancak… Biz aynı zamanda motivasyonunu kaybetmiş bir milletiz. Millet olarak depresyondayız. Her şey üst üste gelince adeta ne yapacağımızı şaşırdık. Bu yüzden bizi çekip çevirecek, adam akıllı bir lidere ihtiyacımız olduğu tartışılmaz bir gerçek…

Millet olarak yumurta kapıya dayandığı vakit başaramayacağımız hiçbir şey yoktur… Çanakkale ve Kurtuluş savaşı bunun en yakın ve en çarpıcı örneklerindendir. Ancak sorun şu ki, bu zamana kadar yumurtanındayanmasını niçin bekledik. Neden harekete geçmedik ve neden uyanamadık? Neden sürekli birbirimizle çatışıyoruz. Biz birbirimizle uğraştıkça onların ekmeğine yağ sürüyoruz. Onlar kim mi? Dinsizler, deistler, kapitalistler, metaryalistler, tapınakçılar, küreselciler veYahudiler… Hepsi ortak bir noktada birleştiler ve Dünyayı yönetiyorlar. Peki ya biz Müslümanlar ne yapıyoruz? Aynı Allah’a inanıyoruz, aynı peygambere inanıyoruz, aynı kitabı okuyoruz ama yine de ortak bir noktada buluşamıyoruz. Birbirimizle kavga etmeyi, birbirimizi aşağılamayı marifet sayıyoruz. Eğer buna bir son vermezsek, bizi o tencerenin içinde haşlayıp küllerimizi de denize savuracaklar…

Onu bunu bırakalım ve sadede gelelim. Çözüm için hep birlikte bir şeyler yapalım. Her şeyi devletten beklemeyelim. Ecdadımızın bize miras olarak bıraktığı değerlerimize sahip çıkalım. Onların yaşadığı maneviyatı tekrar yaşamaya gayret edelim. Milli birlik ve beraberlik içerisinde olalım.

Bir kuru üzüm hoşafı ile öğün geçiren, sefalete ve imkânsızlıklara rağmen cephede canla-başla mücadele edenMehmetçik, bu fedakârlıkları yaparken acaba hangi manevi duygular içerisindeydi? Bugün gençlerimizin, Z kuşağının aynı duyguları taşıyamaması sizce de sosyal erozyondan kaynaklanmıyor mu? Biz bu hale kendimiz isteyerek gelmedik. Uyutularak ve bilinçli bir şekilde getirildik.

Eğer hayvanat bahçesine bir goril ya da aslan koymak istiyorsanız. Önce onu yakalamalı, sonrada iğneyle uyutup nakledersiniz. İşte bize de öyle bir iğne yaptılar ki, hala uyanamadık!

Zamanında bizimle savaşan ve ecdadımızınbenzersiz cesaretini, merhametini, Allah inancını ve değerlerini gören küresel güçler o zaman şöyle dediler: Türklerde bu maneviyat oldukça, biz bunlara asla diz çöktüremeyiz. Bizim bunlara diz çöktürtmemiz için, önce değerlerini ellerinden almamız gerekiyor. Oturdular ve yeni bir plan daha yaptılar. Bu sefer ki planları çok daha sinsiceydi ve bu planı bir dantel gibi sabırla işlediler.

Türkiye’nin maneviyatını çökertme planı!

Sistem değişmedikçe plan işlemeye devam edecek. Sistemin dışına çıkmak için ise birlik olmak şart. Rahmetli Necmettin ERBAKAN hocamızın da söylediği gibi: Taklitçi zihniyetten kurtulmadıkça ve milli üretimi devreye sokmadıkça, milli değerleri ve milli görüşü yüceltmedikçe, bir çuvaldız boyu bile yol alamayacağız.

Mehter takımı gibiyiz. İki ileri bir geri gidiyoruz. Hatta şu sıralar, bir ileri üç geri gitmeye başladık!

Biliyorsunuz, biz geçmişimizde bir kez Dünya’yı fethetmiştik. Bunu yeniden yapabiliriz ve aslında bunu bizden çok daha iyi biliyorlar. Kükrediğimiz zaman cihan adeta titrerdi. Şimdi ise bir kurbağa gibi ufacık kaldık. Kâfirler planlarını yürütebilmek için Türkiye’yi kıskaca almak zorundaydılar. O yüzden bizi bir tencerenin içine hapsettiler. Tarih kitaplarımızla oynadılar, geçmişimizi lekelediler, kötülediler. Bu yüzden de geçmişimizle barışamıyor ve geleceğimize yön vermek için birlikte hareket edemiyoruz. Çünkü fikren ortada buluşamıyoruz. Cahiliz, ama cahil olduğumuzu kabul etmiyoruz. Çünkü biz her şeyi biliyoruz.

Kurbağanın tencereden çıkmasını engelleyebilmek için suyun ateşini azar azar yükselttiler.Bu nedenle çevremizde olup bitenlerin veya bizi tehdit edebilecek gizli unsurların farkına varamadık! İlk başta tenceredeki su ılıktı ve dedik ki, bu zaten bizim derenin suyu ile aynı su, bir şey olmaz. Bu yüzden kurbağa (Türkiye) bunun farkına varamadı/varamadık. Sonra suyu ısıtmaya başladılar. Sağ-Sol dediler, Alevi-Sunni dediler, Kürt-Türk dediler ve ateşi harladılar. Daha sonra PKK ve türevlerini çıkartıp ülkemizin başına bela ettiler. Suyumuz biraz daha ısınmaya başladı.Kurbağa büyüyemiyordu. Tüm Dünyayı tencerenin içinden seyretmek zorunda kalıyordu. Çünkü önce tencerenin içindeki sorunları çözmesi gerekiyordu. Biri gelip tuz atıyordu, öbürü gelip acı biber atıyordu lezzetin kıvamını arttırmak için. Biri de gelip tencereyi karıştırıyordu ve tencerenin içinde yaşayan bu millet, bunun etkisini tusunami gibi iliklerine kadar hissediyordu.

Ama kaçırdıkları bir şey vardı. Onlar vurdukça biz güçleniyor. Onlar bizi kızdırdıkça yayımız daha da geriliyordu. Şu sıralar o yay, artık kopmak üzere. Okun yaydan çıkmasına ramak kaldı!

Küresel güçler bizi ölmeyeceğimiz kadar beslemeye devam ettiler. Isınan ve acı çeken sadece bedenimiz değil. Ruhumuz da acı çekiyor. İçimiz acıyor çünkübiz, özgürlüğüne çok ama çok düşkün bir milletiz. Kendi ülkemizde esir gibi yaşamak bize zulüm gibi geliyor. Aslında insanların stresi bundan kaynaklanıyor. Uzun zamandır savaşmıyoruz. Haksızlıklar karşısında susmaktan yorulduk artık. Ama şunu bilmeliler ki, susuyorsak bir sebebi var. Aptallığımızdan veya korkaklığımızdan değil. Zamanı gelince tüm bunlardan kimler sorumluysa, hesap sormasını da bilir bizim milletimiz.

Şuan için ülkemizde değişen tek şey, değişimin kendisi. Ufaktan bir değişim var ancak yetmez. Bu milletin layık olduğu türden bir değişim henüz başlamadı. Belki bu zamana kadar sadece zemin hazırlandı.... Biz çok daha iyilerine, çok daha güzele layığız. Bedeli neyse de ödemeye hazırız. Çünkü bizim atalarımız bizim için çok ağır bedeller ödedi. Bizde bizden sonra gelecek nesiller için bedel ödemeliyiz. Ya devlet başa, ya da kuzgun leşe…

Sizden bir ricam var değerli dostlar. Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz ve aynı gemideyiz. Birileri gemiyi deliyor ve gemimiz şuanda su alıyor. Çıkarsak hep beraber çıkacağız, batarsak da hep beraber batacağız. Bizim bu topraklardan başka gidecek bir yerimiz yok. Zaten gitsek de kabul edeceklerini sanmıyorum, çünkü bizim kadar merhametli değiller.

Balık baştan kokar diyoruz. Sistemi eleştiriyoruz, kabineyi eleştiriyoruz, Cumhurbaşkanını eleştiriyoruz… Değişmesi lazım diyoruz ki bende aynı fikirdeyim.Başımıza gelen her şeyi dış güçlere yükleyemeyiz. Türkiye siyasi tarihinde şimdiye dek hiçbir siyasi lider, Erdoğan kadar halkına bu denli ayrımcı yaklaşmadı. İşsizlik ve liyakatsizlik bu kadar tavan yapmadı. Türkiye’nin dış borcu bu kadar fazla artmadı. Bu kadar çok toprak satılmadı. Bu kadar çok vatandaşlık verilmedi. Sayın Erdoğan biz halkına gerçek amacının ne olduğunu söylemeli? Eğer bizi toptan sattıysa bunu bilmeye hakkımız var. Eğer dış güçler yüzünden yapacaklarını yapamıyorsa, bunu da bilmeye hakkımız var… Ve eğer savaştan başka çıkar yol kalmadıysa, daha geç olmadan bunu da bilmeye hakkımız var.

Savaşacaksak savaşmalıyız. Biz savaştan korkan bir millet olsaydık, bugün Türkiye diye bir ülke zaten olmazdı. Bir devlet adamı gerçek manada dürüst ve şeffaf olmalı. Yaşanan sıkıntıların asıl sebebini halk ile paylaşmalı. Eğer bu devlet cumhuriyetle yönetiliyorsa, halk kendi kendini yönetiyorsa, bizim yukarda olup bitenden haberimiz olmak zorunda… Eğer haberimiz olmazsa halk olarak uyumaya devam ederiz. Sayın Erdoğan halkın karşısına çıksın ve şunu söylesin. Sizin uyumanız, benim işime geliyor desin. O kadar çok şey konuşup da bunları dile getiremiyor olması bir seçmen olarak beni hayrete düşürüyor. Dünyanın en çok konuşan Cumhurbaşkanına sahibiz. Ama gerçekleri gizledikten sonra, liyakati olan insanları başa getirmedikten sonra ne kıymeti var?

Bir de olaya şu gözle bir bakalım. Gelin bugün biraz da gerçeklerle yüzleşelim. Baş değişsin baş değişsin diyoruz ya hani sürekli… Baş değiştiğinde gövde ve kuyruk da değişecek mi bakalım? Eğer söz konusu kurbağanın yaşam koşulları değişirse, o kurbağa daha sağlıklı olur, kendini geliştirebilir ve ekosisteme katkısı olur. Yoksa tencerenin içindeki bir kurbağanın ne kendine ne de ekosisteme bir hayrı dokunur.

Bu nedenle toplumsal olarak her birimize sorumluluk düşüyor. Sorumluluğu sadece tek bir kişiye yükleyerek ancak kendimizi rahatlatabiliriz. Daha doğrusu rahatlattığımızı zannederiz. Bireysel olarak biz ne yapıyoruz? Bu ülkenin ekonomisine ve değerlerine ne gibi katkımız var?

İnsan yönetmek kolay değil. Bugün siyasi partilere bakıyorum ve on kişiyi bir araya getirmekten aciz olduklarını görüyorum. Ama eleştiriye geldiğinde mangalda köz bırakmıyoruz. Elbette ki eleştireceğiz. Ancak arada bir de dönüp kendimize bakacağız!

Biz de sorumluyuz…

Her insan önce kendisinden, sonra ailesinden, varsa evlatlarından sonra da çevresinden ve ülkesinden sorumludur.

En basitinden ne mi yapabiliriz? Televizyon izlerken, sosyal medyada gezinirken çok daha dikkatli olabiliriz. Acaba bu programda, dizideveya reklamda… Çocuklarımın terbiyesini bozabilecek ve maneviyatını kirletebilecek gizli mesajlar var mı? Varsa bunu izlememeyi tercih edebilir miyim?

Gıybet, iftira, sataşma, cinsellik, içki, kumar vb. Tüm bunların medya ve sosyal medyada karşımıza çıkması artık bize normalgibi geliyor. Çünkü gözlerimiz bunları her gün gördüğü için, vücudun emir-komuta merkezi de bir mesaj iletiyor ve diyor ki, Hey! Dostum, Sakin ol, bunlar zaten her gün gördüğün sıradanşeyler, sorun yok merak etme, hepsiNORMAL!Ve ahlaksızlık normalleşmeye başladığında, neticede sosyal erozyon oluşuyor. Bu ahlaksızlıklar bilinçli olarak halka çeşitli basın-yayın organlarıyla enjekte ediliyor…

Peki, çözüm nasıl gerçekleşecek?

Açıkçası şuan ülkemizin durumunu, tekeri patlamış bir kamyonun uçuruma doğru hızla ilerlemesine benzetiyorum. Allah’ın yardımı olmadan bir çözümün olabileceğine de inanmıyorum. Bir türlü kafamızı kaldıramadık. İstersek dış güçler fırsat vermediler diyelim, istersek de şuan ki hükümet bizi yönetmekte sınıfta kaldı diyelim. Ne dersek diyelim, ezilenler için sonuç değişmedi. Ticaretle uğraşan ve hükümete yakın olan kesim için değişen çok şey oldu elbet. Onları kastetmiyorum. Çünkü onlar hayatından çok memnun…

Sonuç olarak bu ülkeyi fabrika ayarlarına döndürmeyi başarabilecek yeni bir Mustafa Kemal’e ihtiyaç var. Artık o lider kimse, bir an önce gelsin de bizi kurtarsın demeye başladık bile çoktan!

Ne acıdır ki, toplum artık siyasetçilere güvenmiyor. 116 tane aktif siyasi parti var. Sorsanız herkesin lideri en mükemmel ve ülkeyi ancak o kurtarabilir. Belki de öyledir, ama şuan gördüğümüz kadarıyla işimiz tamamen şansa kalmış durumda. Ülkeyi milli birlik ve beraberlik kurtaracak, ülkeyi saygı-sevgi kurtaracak. Birbirimizin fikirlerine değer vermek kurtaracak. Herkesi kucaklayan ve tüm bu yaşananların farkında olup çözüm üretecek bir lidere ihtiyacımız var.

Allah’ın yardımı olursa ve peygamberimizin vaadi gerçekleşirse ülkenin ancak o zaman gerçek anlamda kurtulup, tam bağımsız bir ülke durumuna geçeceğini söyleyebiliriz. Onun haricinde bir çözümün asla işe yarayacağını düşünmüyorum... Ahir zamanda yaşıyoruz ve artık büyük imtihanlara doğru yaklaşıyoruz. Bekleyelim ve görelim.

Peki, yan gelip yatarak bir kurtarıcı mı bekleyelim? Bunu mu demek istiyorsun? Hayır, bunu demek istemiyorum. Aksine çok daha fazla çalışmamız gerektiğini söylemek istiyorum. Bizi yönetmeye layık olan Lidere yakışır bir toplum olmalıyız ki, hak ettiğimiz gibi yaşayabilelim. Çünkü nasıl yaşarsak, öyle yönetiliriz.Biz düzelirsek, bizi yönetmek için başımıza geçecek olan lider de düzgün bir insan olur.

Sonuç olarak bize düşen vazife nedir?

  1. Maneviyatımızı kaybettik ve acil olarak kendimizi toparlanmalıyız. Çünkü bir toplum hak ettiği şekilde yönetilir. Yöneticiler bozuk, pekimilletimiz sanki çok mu düzgün? Önce kendimizi düzelteceğiz. Yerlere izmarit atmayacağız, sokağa tükürmeyeceğiz, kırmızı ışıkta geçmeyeceğiz, başkasının hakkına girmeyeceğiz vs. Toplum düzelirse, o toplumu yöneten insanlar da düzelir. Farkında mısınız bilmiyorum, yöneticiler de yaşadığımız toplumdan çıkıyor.
  2. Kıyamet alametleri teker teker gerçekleşiyor. Bireysel olarak acilen tövbe istiğfar etmeli ve etrafımızdakileri de hakka çağırmalıyız.
  3. Daha sıkıntılı zamanlarımız olacak. Bunlar iyi günlerimiz. Gelir kaynaklarınızı çoğaltmaya bakın. Tek bir işle yetinmeyin. Paranız varsa altına ya da toprağa yatırım yapın.
  4. Borsa, faiz ve bitcoin gibi metalara yatırım yaparak küresel güçlerin ekmeğine yağ sürmeyin.
  5. Mümkünse köyünüze taşının. Ekilecek arazileriniz varsa ekin, toprağı boş bırakmayın.
  6. Yağ, un, şeker, bakliyat gibi ürünleri toptan satın alın.Zaruri tüketim ürünlerini sene başından stoklayın. (Tabi imkân varsa...)
  7. Çocuklarınızın telefonlarını takip edin. Kimlerle görüşüyorlar, hangi sitelerde geziyorlar? Kimleri takip ediyor, kimleri örnek alıyorlar?
  8. Kendinize mutlaka örnek alabileceğiniz hayırhah bir arkadaş ya da manevi bir rehber belirleyin. Manevi anlamda birlikte bir şeyler yapmaya çalışın. Camiye gidin, Kur’an-ı kerim okuyun, manevi sohbetler yapın.
  9. Kim kurtaracak sorusunun cevabı, sevgidir. İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız. (Müslim, Tirmizi, Et’ime, İbn-i mace)
  10. Etrafınızda partizanlık yapan, sürekli negatif konuşan ve manevi anlamda kendine bir hayrı olmayan insanları usulünce uyarın. Büyük bir imtihanda olduğumuzu söyleyin. Eğer anlamıyorlarsa onlardan sessizce uzaklaşın. Çünkü onların düşük maneviyatı ve negatifliği sizi de aşağı çeker… Allah’a sabırla dua edin ve ne olursa olsun yaşama sevincinizi elinizde tutun.

Her şey gönlünüzce olsun. Saygı ve Sevgilerimle…

Aydın ALAS (Yönetici-Eğitmen & Yazar

 

 

Bu yazı 2771 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar